Anayurt Oteli | Yusuf ATILGAN

13 Mayıs 2018


  İyi akşamlar! Muhtemelen finallerden önceki son çıkışlarımdan olacak bu akşam müziğimi açtım, masada araştırmalarımı yaptım yatağımda da aldım bilgisayarı yayıla yayıla yazıyorum buraya. Çok uzun zamandır tam olarak böyle bir sakinliğe ihtiyacım olduğunu hissediyorum. Şöyle bir dönüp bakınca bu hafta eskiye döndüğümü görüyorum. Tek başıma alışveriş (başka bir yazı bahsedeceğim bir dergi var) , ders çalışmak için başka şeylerden fedalar, biten kitabın arkasından saatlerce son sayfayı okumak ve tabi ki müzik dinlemek. 

Karaköy Ata Türk Kahvesi

Müzik dinlemeye bayılıyorum ancak 2 yıl önce yaşadığım orta kulak iltihabı kulaklarımı halen çabuk yoruyor. Ama son birkaç gündür iyi anlaşıyoruz kulaklarımla. Dişimde bir problem var, Salı günü randevum var bakalım 20’lik diş vurgunundan nasıl çıkacağım… Ah,buraya yazarken unuttuğum bir şey var, günlüğüme o kadar uzun zamandır yazmıyorum ki! En son 5 mayısta falan yazmıştım heralde. Bir ara onunla da dertleşeyim. 

Çok uzatmadan kitaptan bahsetmek istiyorum çünkü beni etkileyen bir kitabı taze bitmişken anlatacağımın heyecanı var üzerimde. Dün arkadaşımla Karaköy’de bir yerde (Ata Türk Kahvesi) ders çalıştık. 18.00’a kadar falan çalıştık ama hem sessiz hem aşırı sakin hem de gayet verimli bir çalışma oldu. 


Buraya kendi fotoğraflarımı nadir eklerim bilirsiniz, ama bunu eklemeye hakkım var değil mi? Daha çalışacaktık ki annem arayıp sağlam bir yağmurun yaklaştığını haber verince koşa koşa çıktık ki Karaköy gayet günlük gülistanlıkken Zincirlikuyu’dan sonra bir yağmur fiyuuuuuuuuuuuuuuuv! Yağmur varken hele Cuma günü saat 18.30 civarlarıyken trafik olmazsa olur mu? Ben de açtım kitabımı okudum fırsattan istifade. En baştan söyleyeyim, son sayfayı (maksimum 10 satır olmasına rağmen) 6-7 kere okumuşumdur. Anlamamaktan değil, bıraktığı garip histen dolayı.
 

O film değil miydi ya?

   Evet, karşılaştığımız en klasik olaylardan birisi okuduğun kitaptan bahsederken “film değil mi o” diye sorulması. Kötü bir şey değil tabi ki ama önce filmi sonra kitabı olması pek mantıklı da değil. Neyse, hepinizin bildiği, Nazilli halkının işe giderken her gün önünden geçtiği “o otelde” çekilen film aslında bir kitap. Cumhuriyet Dönemi’nden sonraki edebiyat olduğunu tahmin ettiğim bir döneme denk gelmiş, o dönemde okuyanlar ne düşünmüş acaba diye sorduğum Anayurt Oteli
Sonuçta insanların söylemeye çekindiği ayıplarla dolu. Recep İvedik tiplemesinin içine kapanık halinin 1940larda yaşadığını varsayın. Ne kadar doğru bir benzetme oldu emin değilim ama buna benzer bir adam Zebercet. İnsanlardan uzak, babadan kalma otelin işletmesini yapıyor. Ağır bir kişilik bunalımı ve yalnızlık çekiyor aslında. Not düşeyim; Anayurt Oteli’nden önce yayınlanan Aylak Adam karakteri ile benzerlik gösteriyormuş bu konuda. Ancak farkları Aylak Adam’da karakter insanları hor görürken Anayurt Oteli’nde insanlar hor görüyor. 
Kitabın o dönem nasıl okunup neler düşündürdüğünü merak ettim demiştim ya bunu söylememin nedeni kitapta öyle aşırı olayların olmaması, heyecanla bir sonraki sayfanın açılması vs değil; bu kadar tekdüzeliğe rağmen kendini okutması. Kitabı özet halinde anlatmak istemiyorum ancak Zebercet çevreyi aşırı gözlemliyor, kafasında çok fazla düşünce var ve sayfa sayfa değişiyor. Bıyıklarını kestirmesinden otelde çalışan kadın hakkında, otele gelen bir müşteri kadın hakkında düşündüklerine, aşevinde bir adamın peşine takılıp horoz dövüşüne gitmesinden (ki burada kendini normal insanlar gibi hissediyor muhtemelen) sinemada hemcinsine karşı düşüncelerine ve çok daha ilerisinde olan olaylara kadar o dönemde insanların hiç bilmediği,yaşamadığı olaylardan bahsediyor. Daha yeni yeni insanların normal karşılamaya başladıkları olayların o dönemde bir insanın kafasında dönmesi kişi için ne kadar ağır bir yük değil mi?
Kitabın sonundaki ağırlıklardan kurtulma hissinde daha da boğulmuş hissetmesi ise Yusuf Atılgan‘ın bizzat okuyucuya aktardığı ve yaşattırdığı bir duygu. İnternette insanların nabzını ölçer gibi kitapla alakalı düşüncelere yorumlara göz attım da kimse beğenmemiş, “benim için son bir daha da okumam!”, “nasıl 100 temel eser olabilir” gibi bir dünya yorumla karşılaştım. Tamam belki 100 temel eser olması çok mantıklı bir tutum değil çünkü okuyacak çocuklara örnek olacak bir dünya cinsel ve şiddet eğilimli içerik mevcut. Ancak benim için son değil başlangıç Atılgan okumaya. Çünkü Yusuf Atılgan bu iki kitaptan sonra (Aylak Adam ve Anayurt Oteli) gerçekten insanlardan uzaklaşmaya başlamış. Ben hep kitaptaki emekli subay diye bahsedilen adamı yakıştırmıştım yazarın kendisine. Her gün oturur köşesinde saatlerce gazete okur, her şeyden haberdar ama hiçbir şeye yakın değil… Ama Zebercet olmak istemiş Atılgan. Ki olmuş da. Hani kitaplarını okudukça bir yazarın gelişimini, hayat hikayesini görürür ya Yusuf Atılgan’ın hayat hikayesini okumak için kitaplarına devam etmem lazım. Çünkü eğer bahsedildiği gibi Aylak Adam’da insanları hor görüp sonradan hor görünen silik bir adama dönüşmüşse tüm hayatı boyunca neler düşündüğünü az da olsa hissedecek bir şeyler görmem lazım. Ne haddime aslında değil mi? Ama bir adam hiç de mümkün olmayan bir dönemde çıkıp kadın cinayetlerinden, insanların birbirlerine karşı tutumlarından korkusuzca bahsediyorsa ve özgürlüğü en çok kendine yakıştıramıyorsa bu adam okunmalıdır. 
Bütün bunların haricinde kitapta bahsedildiği gibi silik olduğunu düşünen insanları siz yaratmıyor musunuz? Ben hiç kimsenin kendi kendine içine kapanacağını düşünmüyorum. Biraz sessiz, biraz anlayışlı birini gördünüz mü ya işinizi gördürüyorsunuz ya da alay edersiniz. Sizin adınıza yazıyorum, hanginiz yapıyor bilmediğim için “sen” diyemiyorum ancak eğer yapıyorsan böyle bir şeyi evet tam olarak SEN yapıyorsun diyorum. Çünkü gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki bu zamana kadar asla böyle bir davranışta bulunmadım, bulunmayacağım da. Çünkü bir kalp kırmak, bir canavar yaratmak, bir gözyaşına neden olmak hesabını veremeyeceğiniz kadar ağır. İyi ya da kötü hangi olay olursa olsun hiçbir şey kitaplardaki kadar basit, okuyup geçecek kadar hızlı olmuyor. 
Hangi kitabı okursam okuyayım kalbimdeki “hayata bir insan daha kazandıracağım,başarıyı sevecek insanlar yetiştireceğim” isteğim biraz daha alevleniyor. Bu kitapta da bir Zebercet’in neler yaşayabileceğini gördüm, eğer bir insanın elinden tutup hayata kazandırmazsam neler yapabileceğini nasıl içine kapanacağını gördüm. 
En kısa zamanda kalbimdeki istek gerçekleşecek ve geri dönüp gözyaşları içerisinde buraya yazacağım ve size diyeceğim ki, 
BAŞARDIM.

You Might Also Like

No Comments

Leave a Reply