Zeytindağı || Falih Rıfkı ATAY

Tarih, Coğrafya ve Edebiyat ders olarak gösterilmediği sürece var olabilirler. Gerçekten.
Ders olarak gösterilmesi, yalnızca ezbere dayalı olarak ilerlenmesi hiç hoşlandığım bir durum değil.
Örneğin, tarih kitabı okumamla başlayabiliriz. Lisede olsam ve bana “Sinem Zeytindağı kitabını okuyacaksın seni sınav yapacağız” deseler; okumazdım. Ama sınavdan sonra gider kitabı alır okurdum. Bu alanların genel kültürden öteye geçmesini istemiyorum kendim için.
Yanlış anlamayın, Osmanlı Devleti padişah sıralı listeyi bilirim 😀 Bir çok padişahın ve devlet adamının da hayat hikayesini bilirim. Ama hiçbirini okulda öğrenmedim. Okuyarak, araştırarak öğrendim. Öğretmediler demiyorum, ezberlemek istemediğim için kulaklarım kapalıydı.

İşin özü, ders olarak sevmiyorum diye tarihimi, kültürümü bilmeyecek değilim. Ve her Türk gencinin de bilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Zeytindağı o kadar hafif ve güzel bir dille yazılmış ki isterse 100 yıl sonra okunsun yine aynı hisleri uyandırır.
O zaman kitaptan önce yazarı tanıyarak başlayalım…

Falih Rıfkı ATAY

Tarihte kendisini bu kadar net anlatan, hislerini ve düşüncelerini bu kadar net açıklayan bir yazar olmuş mudur bilemeyeceğim. Ancak 20. yüzyıla rağmen bu kadar korkusuzca ve endişe etmeden gerçekleri yazmak herkesin yapabileceği bir şey değildir.

Falih Rıfkı Atay gazeteci ve yazar olarak başladığı mesleğini I.Dünya Savaşı’nda Osmanlı Yedek Subayı olarak devam ettirmiştir. Ardından 4.Ordu Komutanı Cemal Paşa’ nın (buraları kitaptan ve internetten bakmadan yazıyorum, okuyalı 2 hafta oldu; kitabı benimsemişim) emir subayı adeta sağ kolu olmuş.
Ön sözünde kitapta yazdıklarından dolayı çok eleştirildiğini yazıyor, özüyse şu; en başta Enver Paşa’yı savaşa girilmesinin sebebi olarak görüyor ona çok iğnelemesi var. İkinci olarak ise Cemal Paşa ile alakalı çok fazla anısı var. İnsanlar inanmamışlar. Ancak Cemal Paşa bir yazı yayınlayıp, aralarının gerçekten çok iyi olduğunu, her şeyin gerçek olduğunu belirtmiş.

Çok dobra bir adam bir de Falih Rıfkı Atay. “Kelle koltukta” denilen bir dönemde her şeyi günlük tutabiliyor. Biri görür, birinin eline geçer kaygısı yok. Kimden nasıl muamele gördüyse, ne düşüncesi varsa yazıyor.

Kitaptan Bahsedersek…

Osmanlı İmparatorluğu’ nun (İmparatorluk kelimesine karşı çıkanlar var, burayı Devleti yazmışım gibi de okuyabilirsiniz ama “imparatorluk” kelimesini “heybetli” manasında kullanıyorum) Suriye- Hicaz- Yemen cephelerinde nasıl göz göre göre çöktüğüdür bu kitap.

Kitapta Mustafa Kemal’e hayranlık uzaktan… Daha hiç bir araya gelmemişler de birkaç kez aynı ortamda bulunulmuş.
Bu açıdan yani Mustafa Kemal’i anlatan bir kitap demek açısından doğru olmayabilir ama cephedeki insanları okumak, anlamak için mutlaka bu kitabı edinmelisiniz.
Film izlemek çok basit, birileri yazıyor, kurguluyor vs derken siz sinemaya gidip mısırınızı alıp filminizi izliyor gerekli yerlerde ağlayıp sonrasında çıkıp hayatınıza devam ediyorsunuz.
Ben de yapıyorum bunu ama kitap böyle değil. Okumak zamanınızı alır, düşüncelerinizin arasında yer edinir. Ben Zeytindağı okurken her sayfada her satırda masasında, trende oturmuş cebinden çıkardığı günlüğüne bunları yazan bir Falih Rıfkı gördüm…

Bir vagon altın bırakmak, diş macunu yemek, kumar masası…

Dedim ya kitap çok eleştiri almış diye… Bir de kitabın yayınlandığı tarihi söyleyeyim; 1932. Kitap 1918’de yazılmış ancak basım yılı 1932
O dönemde, olumsuz eleştiri alması beni biraz şaşırtsa da kitaba dönersem içeriği çok sarsıcı.
Bir çok yerinde Atay “bu gençlerin bir kumar masasında pisi pisine kaybedildiği”nden bahseder. Çünkü Arap çöllerinde Arap milliyetçiliği dedikleri Türk düşmanlığından ibaretmiş. Bunun böyle olduğunu düşünüyordum ben de ancak bu kitapla belgeli halde görünce daha da emin oldum.
Hatta Filistin sokaklarında Türkçülüğe dair hiçbir şey olmamasından bahsederken “Türk müsün?” sorusuna “Estağfurullah” demeleri gerektiğine değindi. Çok üzücü değil mi? Savaşmaya gittiğimiz, korumak istediğimiz topraklarımız bizim değil.
Ve kitapta bir yerde Falih Rıfkı “Vatan kaybı İstanbul’da çabuk unutulur” diyor. Bu sadece hükümet anlamında değil, o dönemde dahi İstanbul’un anlık yaşamından bahsediyor aslında. Şimdi de böyle değil miyiz? İstanbul hangi son dakikayı çabuk unutmadı?
Kitapta değineceğim bir diğer kısım da üzücü gerçekler. Mesela askerlerin Fransız ya da İngilizler tam hatırlamıyorum, onlardan buldukları diş macunlarını yemeleri… Ya da o kadar mücadeleye rağmen bir vagon mecidiye altınını bırakıp dönmeleri…
Daha bir çok şey var Anadolu insanının o zorluklara rağmen mücadele etmeye çalışması, yolda bırakılan canlar…

Çorapla esir alınan asker

Bunların yanı sıra güzel anılar da var. Özellikle çorabıyla bir düşmanı bayıltıp esir alan askeri okurken gülmekten karnım ağrıdı 😀
Anlatıyorum, toplanın:

Şimdi bir gece askerimiz dışarda görüyor düşman askerini. Öldürse ortalık karışacak çatışma çıkacak. Öldürmese de esir alsa ödül kazanacak. Ama nasıl etmeli diye düşünüyor. Sonra gibi askerin ağzına çorabını sokuyor, kafaya vuruyor. Asker uyandığında söylediği şey şu “ağzıma zehirli bir şey tıktı, bayılmışım”

Özünde…

Hepinizin alıp okuması gereken bu kitabı tüm samimiyetimle öneriyorum.
Susuzluğun, yenilginin psikolojik olarak nasıl hissettirdiğinin ve vatan sevgisinin 1918’den yansıması olan Zeytindağı için Falih Rıfkı Atay ‘a minnetlerimi sunuyorum…

Şimdi masa hazırlamaya gidiyorum, fotoğraf çekmediğim için yayınlamam gece yarısını bulabilir ama okuduğun anda senden isteğim, kitabı “okunacaklar” arasına ekle!

No Comments

Leave a Reply